-
Ülke Parsel Parsel Satılırken
ÜLKE PARSEL PARSEL SATILIRKEN.ÇAKTIRMADN PAZARLANAN BAŞKA BİR ŞEY VAR GELECEĞİNİZ!!
KALPAKLİ 1923
VAHDETTİNLER, DAMAT FERİTLER
İŞ BAŞINDA
ÜLKEMİZ PARSEL PARSEL SATILIYOR
UYANIN !
Şehitler, Kuvvayı Milliye şehitleri
Siz toprak altında derin uykudayken
Düşmanı çağırdılar,
Satıldık uyanın !
BİZ TOPRAK ÜSTÜNDE DERİN UYKULARDAYIZ
KALKIP UYANDIRIN BİZİ…
Nazım Hikmet
Lozan parçalanıp, Sevr tedavüle sürülürken….
Türk’ün şanlı istiklal mücadelesiyle dün ülkemizden kovduğumuz emperyalistlerin, eli kanlı şirketleri bu gün yine ülkemizde! Üstelik, Osmanlı’dan sağladıkları imtiyazların çok çok ötesinde imtiyazlar sağlayarak, Ulusal Egemenliğimizi bertaraf ederek, ülkemizi TBMM’den geçirilmeye çalışılan yasal düzenlemelere dayalı olarak işgal edecekler. Bu gün ülkemizin yüzölçümünün 100.000 km2 fazla bir toprak parçası yaklaşık 20 adet Amerikan, Anglo-Amerikan ve Kanadalı şirketlere maden ruhsatı olarak verilmiştir. Aşağıda sözü edilen yasal düzenlemeler aracılığıyla bu şirketlerin ruhsata bağladıkları 100.000 km2 üzerindeki vatan toprağının mülkiyeti bedelsiz verilebilecek, Bu şirketler tarafından geliştirilen politikalar sonucu kapattırılmış tesislerimiz isterlerse bu şirketlere yine bedelsiz verilecek, Bu şirketler ülkemizden çıkardıkları ve ülkelerine götürdükleri yer altı kaynaklarımız karşılığında vergi ödemeyecek, çalışanlarından kestikleri vergileri karşılıksız iki yıl kullanılabilecekler. Ülkemizin yer altı kaynaklarından sağladıkları kazancı ülkelerine serbestçe çıkarabilecekler. Tabii servet ve kaynaklar üzerinde Anayasa ile teminat altına alınan “devletin hüküm ve tasarrufu” yok edilerek, tabii servet ve kaynaklar uluslararası tahkim kurallarının insafına teslim edilecek. Yabancı şirketlerin çalıştırdıkları işçilerden kaynaklanan işveren yükümlülükleri Türk Hazinesi tarafından karşılanacak. Ülkemizden çıkarılan madenleri limanlara taşırken kullandıkları Devlet Demir Yollarından %50 indirimli faydalanacaklar. Yetmeyecek, kalan %50’nin %5’ini de vergiden düşecekler. Bu şirketlere Bankalarımızda toplanan mevduatın %4’ü mevduat maliyeti üzerinden kredi olarak kullandırılacak…
ÜLKEMİZİN SATIŞI
TBMM’DEN GEÇİRİLİYOR
“Vergi alma borç al” - “Kapitülasyon değil de ne ?”
05.06.2003 tarihinde TBMM’de çokuluslu şirketlere hizmet veren Doğrudan Yabancı Sermaye Danışma Servisi adlı bir yabancı kuruluş tarafından hazırlanan “Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu” kabul edildi. Kanunun tanımlar başlıklı 2. maddesi; yabancı yatırımcıların yurt içinden sağladıkları doğal kaynakların aranması ve çıkarılmasına ilişkin hakları doğrudan yabancı yatırım kapsamına almış, ayrıca takip eden maddelerinde ise;
-Yabancı yatırımcılar yerli yatırımcılarla eşit muameleye tabi oldukları,
-Doğrudan yabancı yatırımların, yürürlükteki mevzuat gereğince; kamu yararı gerektirmedikçe ve karşılıkları ödenmedikçe kamulaştırılamayacağı veya devletleştirilemeyeceği,
-Yabancı yatırımcıların Türkiye'deki faaliyet ve işlemlerinden doğan net kâr, temettü, satış, tasfiye ve tazminat bedelleri, lisans, yönetim ve benzeri anlaşmalar karşılığında ödenecek meblağlar ile dış kredi ana para ve faiz ödemeleri, bankalar veya özel finans kurumları aracılığıyla yurt dışına serbestçe transfer edebileceklerini,
-Yabancı yatırımcıların Türkiye'de kurdukları veya iştirak ettikleri tüzel kişiliğe sahip şirketlerin, Türk vatandaşlarının edinimine açık olan bölgelerde taşınmaz mülkiyeti veya sınırlı aynî hak edinmelerinin serbest olduğu,
- Özel hukuka tabi olan yatırım sözleşmelerinden kaynaklanan çözümü ile yabancı yatırımcıların idare ile yaptıkları kamu hizmeti imtiyaz şartlaşma ve Sözleşmelerinden kaynaklanan yatırım uyuşmazlıklarının çözümlenmesi için; görevli ve yetkili mahkemelerin yanı sıra, ilgili mevzuatta yer alan koşulların oluşması ve tarafların anlaşması kaydıyla, milli veya milletlerarası tahkim ya da diğer uyuşmazlık çözüm yollarına başvurulabileceği, hüküm altına alınmıştır.
Diğer taraftan 3213 sayılı Maden Kanununun “Maden Teşvik Tedbirleri” başlığı altında yer alan 9. maddesindeki “Madencilik yatırımları, kalkınmada birinci derecede öncelikli yörelerde yapılacak yatırımlara sağlanan haklardan yararlandırılabilir. Hangi madenlerin birinci fıkrada belirtilen haklardan yararlanabileceği, şartları ve diğer hususlar yönetmelikle tespit edilir” şeklindeki düzenleme, önümüzdeki günlerde yasalaşacak olan, Rio Tinto, BHP Billiton Portman Mining, Newmount gibi asalak çokuluslu madencilik şirketleri tarafından hazırlanan ve YASED ile diğer yerli işbirlikçileri tarafından da takip edilen, 3213 sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin kanun tasarısının 4. maddesiyle; “Madencilik yatırımları, bulunduğu bölgeye bakılmaksızın Devletin uyguladığı tüm teşviklerden en üst seviyede yararlandırılır.” şeklinde değiştirilmektedir.
Esasen tasarının ilk halinde maden teşvik tedbirleri;
- Bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren her yıl ilgili madencilik faaliyetlerinden elde ettikleri yıllık hasılatın % 5’i vergiye esas matrahlardan rezerv tüketim payı olarak indirilir.
- Madenlerin limanlara veya bunları işleyen tesislere naklinde, taşıma tutarının % 5’i kadarı vergiye esas kârından indirilir,
- Gelir ve Kurumlar vergisine tabi maden işletmelerinin, bu faaliyetleri ile ilgili iş yerlerinde elde ettikleri kazançları yatırım dönemi dahil işletmeye geçiş tarihinden itibaren beş vergilendirme dönemi gelir ve kurumlar vergisinden muaf tutulur. Bu kazançlar hakkında; 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununun 25’ inci maddesi ikinci fıkrası ile 193 sayılı Gelir Vergisi Kanununun 94 üncü maddesinin (6) numaralı bendinin (b) alt bendi hükümleri uygulanmaz,
- Gelir ve Kurumlar vergisi mükelleflerinin beş vergilendirme dönemi sonunda, bu işyerlerinden elde ettikleri kazançları üzerinden hesaplanan gelir ve kurumlar vergisinden yapılacak indirim; 50 den az işçi çalıştıranlarda % 30, 50-200 arasında işçi çalıştıranlarda % 40 , 201 ve daha yukarı işçi çalıştıranlarda % 60’dır,
- Yer altı madencilik faaliyetlerini yürüten gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri .... Sosyal Sigortalar Kanununun 72 ve 73’üncü maddeleri uyarınca ödemek zorunda oldukları SSK primlerinin işveren hissesi Devlet Hakkından mahsup edilir,
- Madencilik sektöründe kullanılan elektrik fiyatlarına en düşük tarife uygulanır,
- Ruhsat sahalarında yapılacak Araştırma ve Geliştirme (AR-GE) çalışmaları teşvik edilir,
şeklinde iken, alt komisyonda yapılan tartışmalı çalışmalar sonucu; tasarıda yer alan vergi muafiyeti ve sigorta primlerinin devlet hakkından mahsup edileceği hükümleri tasarıdan çıkarılmış ve sivil toplum örgütleriyle muhalefet partisi tatmin edilmiş görülmektedir.
Buna mukabil tasarıda kaldırılmış görülen sınırsız istisna ve muafiyet hükümleri 3213 sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin kanun tasarısının 4. maddesinin ilk paragrafında yer alan ; “Madencilik yatırımları, bulunduğu bölgeye bakılmaksızın Devletin uyguladığı tüm teşviklerden en üst seviyede yararlandırılır.” Hükmüyle tasarının ilk halinden daha da geniş ve sınırsız bir biçimde istisna ve muafiyetlere TBMM Başkanlığına 11.04.2003 tarihinde gönderilen 2/119 esas sayılı Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifinin yasalaşmasıyla kavuşacaktır.
Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Yasa tasarısı kanunlaşırsa ülkemizde faaliyet gösteren yerli ve yabancı madencilik şirketleri;
- 5 vergilendirme dönemi gelir ve kurumlar vergisinden muaf tutulacaklar,
- 5 vergilendirme dönemi sonunda; madenciler işyerlerinden elde ettikleri kazançları üzerinden hesaplanan gelir ve kurumlar vergisinden; 10 işçi çalıştıranlarda %40, 51 ve daha yukarda işçi çalıştıranlarda %60, 11 ile 50 işçi çalıştıranlar için uygulanacak indirim oranı %40 oranına her bir işçi için 0,5 puan eklemek suretiyle hesaplanacak.
- çalışan işçilerden stopaj yoluyla kesilen beyan edilerek tahakkuk ettirilen gelir ve damga vergileri beyanname verme süresini izleyen ikinci yılın aynı döneminde ödenecek, işlemlerde vergi resim ve harç istisnası uygulanacak
Ayrıca;
- Kanunda sayılan teşvik belgeli yatırımlarda veraset ve intikal vergisi, damga vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi, emlak vergisi ve harçlar ile2464 sayılı Belediye Gelirleri Kanununa göre alınan vergi, resim ve harçlardan müstesna olacak.
- İşyerinde çalışan işçilerin Sosyal Sigortalar Kanununun 72 ve 73. maddeleri uyarınca prime esas kazançları üzerinden tahakkuk ettirilecek primlerin işveren hissesi Hazinece karşılanacak.
- Madenci gerçek ve tüzel kişilere 10 kişilik istihdam öngörülen teşvik belgeli yatırımları için Hazineye ait arazi ve arsaların mülkiyeti bedelsiz olarak devredilecek.
- Yasadan faydalanan işletmelerin faaliyetleri ile ilgili elektrik ücretleri %50 indirimli olarak tahsil edilecek.
- Yasa kapsamında iller dışında yatırım yapacak yatırımcı, aynı kapasite ve istihdam ölçeğinde bir yatırımı, yapmaları durumunda yasanın verdiği tüm indirim ve teşviklerden diğer yatırımı içinde faydalanacak.
- Madencilerin ürettikleri mal ve hizmetlerden KDV alınmayacak,
- Devlet Demir Yolları navlun ve yolcu ücretleri %50 oranında indirimli uygulanacak,
- Devlete ait yarım kalmış yatırımlar ve atıl durumdaki tesisler ihale yoluyla en fazla istihdam sağlamayı taahhüt eden yatırımcıya 30 yıl süreyle ücretsiz tahsis edilecek,
- Bankaların ulusal ölçekte toplamış oldukları mevduatın %4’ü ortalama finansman maliyetleri üzerinden yatırım ve işletme kredisi olarak kullandırılacak,…
Yukarıda ifade edilen kanunlaşan tasarılar ve kanunlaşacak tasarılarda yer alan hükümler dikkate alındığında ülkemizde faaliyet gösteren yabancı madencilik şirketleri ülkemizden çıkardıkları madenler için hiçbir bedel ödemeyecekleri gibi katlanmaları gereken maliyetlerin önemli bir bölümüne hazine ve dolayısıyle Türk Ulusu katlanacak. Katlanmakla kalmayacak ülkemizde faaliyet gösteren madenci şirketler çıkardıkları maden için devletten para alır hale gelecekler.
BU VE BENZER YASA TASARILARI NEREDE HAZIRLANIYOR ? “DAVOS” KÜRESEL ÜLKE PAZARI
Eskiden paylaşım, çokuluslu bir şirketin önderliğinde yapılırdı. Paylaşımda ilk adım paylaşılacak kaynaklarına el konulacak ülkenin yöneticisinin yada yöneticilerinin ele geçirilmesiydi. Örneğin, 1960 ların sonunda Endonezya’nın karşı karşıya kaldığı parselasyon ve talan böyle olmuştu. 1967 yılında The Time-Life adlı şirketin önderliğinde Cenova’da Endonez’yanın dünyanın en büyük çokuluslu şirketlerince nasıl kalkındırılacağı (!) konusunda bir konferans yapıldı. Sözde kalkındırılacak olan Endonezya masaya yatırılmış ve zengin yer altı kaynakları, ormanları, finans kuruluşları, Sigara üretim şirketleri… teker teker parsellenmişti. Gelişmiş dünyanın semirmiş şirketleri, masaya yatırılmış Endonezya’nın üzerine üşüşmüşlerdi. Tıpkı leş kargaları gibi, her biri bir lokma kapmıştı Endonezya ve onun kaynaklarından. Kimler yoktu ki. Rockefellerlar, Rotschıldlar onların petrol şirketleri, İngiliz Kraliyet Ailesi karteline ait şirketler, General Motors, British American Tobacco, US Steel, Freeport Mc Moran, Alcoa, Inco, BHP Billiton, Rio Tinto ve daha niceleri.
Masa başındaki şirketler sözde Endonezya’yı kalkındıracak yatırımların kanuni alt yapısını da tasarlamaktaydılar. Şartlar çokuluslu şirketler tarafından belirleniyor ve belirlenen tüm hususlar konferans tutanaklarına geçirilerek sözde kalkınma adına ihanet ve sömürü, yağmalama tarihe kazınıyordu. Ülkesini pazarlayan Suharto ve onun ihanet kadroları Endonezya’yı Sömürgeci sermayenin eline paketleyip bırakıvermişlerdi.
Ülkesini çokuluslu şirketlere pazarlayan Suharto Endonezya’ya döner dönmez. Yabancı yatırımı düzenleyen bir kanun çıkartmıştı. Bu yasada tıpkı ülkemizde geçirilmeye çalışılan Maden Yasasında Değişiklik Yapılmasına İlişkin kanun tasarısı ve Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifinde olduğu gibi 5 yıl vergi muafiyeti sağlıyordu.
Freeport şirketi Batı Papua’nın bakır madenlerini ele geçirdi, Alcoa Endonezya’nın tüm boksit rezervlerine el koydu. Inco adlı şirket nikel madenlerine, BHP Billiton, Rio Tinto Plc, BP Amoco Endonezya’nın kömür kaynaklarına el koymuştu…
Beş yıl vergi muafiyetinden faydalanan çokuluslu madencilik şirketleri Endonezya’nın yer altı kaynaklarını muafiyet süresi dolmadan talan ettiler. Hiper Marketler, enerji, bankacılık ve finans sektörleri tamamen finans kapitalin eline geçmişti. Ancak Endonezya’da istihdam artmadı, yaratılan gelir yurt dışına çıkarıldı. Servet el değiştirdi, doğal kaynaklar tamamen çokuluslu madencilik kartellerinin kontrolünde ve mülkiyetindeydi. Kişi başı gelir asla 1.000 Dolar’ın üstüne çıkamadı. (2001 yılı kişi başı gelir 688 Dolar)
1970 lerin başında çokuluslu şirketlerin taktiği değişti. 1972 yılında bir araya gelen 1000 çokuluslu şirket Dünya Ekonomi Vakfı adıyla bir örgüt kurdular. Anılan vakıf 1987 yılında vakıf’dan forum’a dönüştürüldü ve daha sonra Birleşmiş milletlerde danışmanlık statüsü kazandı. Artık paylaşım bu Forum tarafından düzenlenen yıllık toplantılarda yapılmaya başlandı. Toplantılara politik ve akademik çevrelerin yanısıra finans tekelleri ( Citibank, HSBC…), gıda (mcdonald's, cargill, coca-cola, kraft foods, nestle…), tütün tekellerinin (Philip Morris British American Tobacco RJR Nabisco …) yanı sıra MADENCİLİK TEKELLERİ (BHP Bıllıton, Alcan, Rio Tınto, Alcoa Newmont, Anglo-American Corporation, Phelps Dodge, Normandy, De Beers, Western Mining Corporation BP – Amoco…) katılmaktaydı. Forum toplantıları geleneksel olarak İsviçre’nin Davos kentinde yapılmakla birlikte bunun istisnaları da oluyordu. Forum toplantılarına ilk defa Turgut Özal’ın katılımıyla başlayan davos süreci, günümüze değin aralıksız sürdü. Ülkemizin politikacıları; mankenler ve dansözlerle donatılmış sözde Türk gecelerinde, Ülkemize yabancı sermaye çekmek üzere tanıtım ve pazarlama yapmaktaydılar. Ancak çokuluslu şirketler Türk gecelerinden ziyade, Türkiye’nin kendilerine tanıyacağı sınırsız kar ve sermaye transferi, vergi muafiyeti çeşitli istisna ve muafiyetler ile ilgili yasal düzenlemeler, hangi alanların kendilerine tahsis edileceği ne tür imtiyazlar tanınacağı konularıyla ilgileniyorlardı.
Genellikle Davos’da yapılan Dünya Ekonomik Formunun, huzuruna çağırdığı sanayileşmemiş ülkelerin; iktidar partileri Genel Başkanları, diktatörleri ve bir çok bakanları düzenlenen çeşitli toplantılara katılırlar. Bazı toplantılarda konuşmacı olarak bulunurlar. Ülkelerinin ekonomisindeki canlanmaların anlatıldığı pazarlama toplantıları düzenlenir. Toplantının son gününde dünyanın en büyük (genellikle aralarında çağrılan ülkeyi sektörel olarak parsellemiş ve paylaşmış 20’yi geçmeyen) çokuluslu şirketlerin tertip ettiği yemeğe katılınır ve orada davetli gelişmemiş ülkenin ne tür yatırım olanakları sunduğu ve taahhüt ettiği konuşulur. Katılan ülkenin yetkilileri ülkelerindeki yatırım ortamının nasıl iyileştirdiklerini, daha da ileri hangi iyileştirmeler yapacaklarını anlatır. Çokuluslu şirketlerin seçtikleri bir sözcü de isteklerini sıralar;
- Çok uluslu sermayenin serbest dolaşımı önündeki engelleri kaldırın, (!)
- Uluslararası tekellere askeri sanayi dışında her sektörde mülkiyet edinim hakkı verin, (!)
- Yabancı ülkelere yatırım yapmak için yerli şirketlerle ortaklık kurma zorunluluğunu
ortadan kaldırın, (!)
- Özelleştirme uygulamalarında devletin, doğal tekel durumunda bulunan alanlarda altın
hisse uygulamasına son verin, tüm tekelleri çokuluslu sermayeye açın ve çalışanlara
satışı yasaklayın, (!)
- Yabancı yatırımlarda;gelirin belli bir kısmının yeniden yatırıma yönlendirilmesi, teknoloji,
istihdam yaratma zorunluluğu vb. koşulları ortadan kaldırın, (!)
- Doğal kaynakların tüketiminde ulusal ve toplumsal çıkarın gözetilmesi şartını
kaldırın, uluslararası tekellere petrol, maden ve orman gibi yenilenemeyen ya
da uzun vadede yenilenebilen(orman gibi) kaynakları sınırsız kullanma yetkisi
tanıyın, (!)
- Yabancı yatırımlarda, ülke içerisinde elde edilen karın ülke dışına taşınmasında (kar
transferi) uygulanan şartları tamamen ortadan kaldırın, Yabancı yatırımcıya sınırsız kar
transfer etme hakkı verin, (!)
- Yabancı yatırımlar karşısında yerli yatırımcının korunmasına ve teşvikine yönelik tüm
uygulamaları ortadan kaldırın, (!)
- Yabancı yatırımcılarla anlaşmazlıklarda çözümü ulusal hukuk sistemine değil
uluslararası tahkime devredin, (!)
aslında talep edilenlerin tamamı (OECD) bünyesinde 29 üye ülkeden biri olarak Türkiye ' nin de katılmasıyla hazırlıkları sürdürülen ancak, ulus devleti ortadan kaldıracağı nedeniyle Fransa’nın tepkisiyle yarım kalmış ve hiçbir gelişmiş ülke tarafından uygulanmayan çok taraflı yatırım anlaşmasının (MAI) tek taraflı düzenlemelerinin dayatmasından öte bir şey değildir.
Sanayileşmemiş ülke yöneticisi ülkesine döndüğünde çokuluslu şirketlerin yöneticilerinden oluşan bir heyet gelişmeleri bizzat yönetmek ve yasal mevzuatı tanzim ve tahrir etmek üzere en kısa sürede o ülkeye gelir ve o ülkede kurulmuş bulunan yabancı sermaye dernekleriyle koordineli bir çalışmanın içine girilir.
2001 SWISS OTEL BASKINI-REHİNE KRİZİ VE YER ALTI KAYNAKLARIMIZ “mozaik tamamlanıyor”
Ülkemizde faaliyet gösteren neredeyse tamamı Dünya Ekonomik Forumu üyesi olan yabancı madencilik şirketleri, 2001 yılı Nisan ayı içerisinde sessiz sedasız İstanbul Swiss Otelde toplanmışlardı. Toplantıda ülkemizde faaliyette bulunan ve özellikle madencilik alanında ortak çıkarları bulunan Rio Tinto, BHP-Billiton, Anglo-American Corp. Portman Mining gibi çokuluslu maden tekelleri bulunmaktaydı. Toplantıların sürdüğü günün akşamı Otel basılmış ve oteli basanlar tesadüfen Rio Tinto, BHP-Billiton ve Portman Mining’in yetkililerini de rehin almışlardı. Haberi duyuran Türk televizyonları ve gazeteleri rehineler ve orada neden bulundukları konusunda bir tek satırlık açıklamada bulunmuyorlardı. Ancak yukarıda ifade ettiğimiz bilgiler, otel baskınıyla birlikte yabancı basın ajanslarına düşmüştü. Yabancı ajanslar ve gazetelerin internet portallarında adı geçen şirketlerin metalik madenlerle ilgili toplantı yaptıklarını yazmaktaydılar.
Bu tarihlerde TBMM’de bulunan “Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı” ve tasarıda yer alan yabancı yatırımcılara; Endüstri bölgelerinde yapılan yatırımlarda 3194 sayılı İmar Kanunu , 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu , 2872 sayılı Çevre Kanunu , 3202 sayılı Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun , 3213 sayılı Maden Kanunu ile 1580 sayılı Belediye Kanunu'nun 15 nci maddesinin ikinci fıkrasının 12 numaralı bendi hükümlerinin uygulanmayacağı 4325 sayılı Kanunda olağanüstü hal bölgesinde yapılan yatırımlar için öngörülen teşvik tedbirlerinin , endüstri bölgelerinde yapılan yatırımlar hakkında da uygulanacağı, bu bölgeler içinde kalan özel mülkiyet konusu arazi ve arsaların, yatırım faaliyetlerine tahsisi amacıyla Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü'nce 4.11.1983 tarihli ve 2942 sayılı Kanunun 27 nci maddesi hükümlerine göre acele kamulaştırma yapılabileceği, Endüstri bölgelerinin kurulması için gerekli arazi temini ve alt yapı ile ilgili giderlerin Sanayi ve Ticaret Bakanlığı bütçesine bu amaçla konulacak ödenekten karşılanacağı, bu ödeneğin harcanmasında 1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu , 832 sayılı Sayıştay Kanunu ve 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu hükümleri uygulanmayacağı, hükümlerinin varlığı, Swıss Otelde bulunan Çokuluslu madencilik tekellerinin varlığını daha da anlamlı kılmaktaydı. Nitekim aynı günlerde devletçe işletilecek madenleri düzenleyen 2840 sayılı yasa kapsamından bor madenlerinin çıkarılmasına dönük girişimlerin varlığı da bir anlam kazanıyordu. Kaldı ki o günlerde sözü edilen madencilik tekellerinin yerli temsilcileri ve çalışanları TBMM’de kulis yapmaktaydılar.
Aslında Rio Tinto, BHP-Billiton, Anglo-American Corp. Portman Mining gibi çokuluslu madencilik tekellerini Swiss otelde bir araya gelmesini anlamlı kılan başka nedenler de vardı. Örneğin; Rio Tinto Türkiye’deki bor madenleri ile yakından ilgileniyordu ve 2840 sayılı yasa kapsamından bor madenlerinin çıkarılması girişimlerinin ardında duruyordu. Hatta bu konuda bir kanun teklifi Ankara’da bir büro’da Rio Tinto’nun adamları ve yerli iki şirket elemanları tarafından hazırlanmıştı. Rio Tinto, trona madenleri ile ilgili olarak İngiltere Büyük elçiliğinin engin desteğini de arkasına almıştı. Hatta Mc Dermont isimli Büyükelçilik çalışanı bu konuda Şirketler arasında Rio Tinto adına arabulucuğa soyunmuş, Anglo-Amerikan çıkarları doğrultusunda kamu kurumlarına mektuplar yazmaktaydı. Yine ülkemizin metalik maden yataklarının neredeyse tamamı çokuluslu madencilik tekellerinin eline geçmişti. Rio Tinto bu paylaşımdan da çok önemli paylar sağlamıştı. IMF’ye, uygulanan İstikrar Programı çerçevesinde18.12.2000 tarihinde verilen Niyet Mektubunun ardından, 20 Aralık 2000 tarihinde 2000/92 sayılı Özelleştirme Yüksek Kurulu kararıyla; “... Eti Holding A.Ş.’nin özelleştirme kapsamına alınması ve hazırlık işlemlerinin 6 ay içinde tamamlanması ...” kararı alınmış bu sürenin bitimine 2 ay kalmıştı.
Türk kamuoyundan gizlenen bu toplantının gizlenme nedenleri arasında o tarihlerde toplumda özellikle bor madenlerinin özelleştirilmesine karşı yükselen tepki olabilirmiydi? Hiç kuşkusuz otelde rehin kalan bu şirketlerin basın ve yayın organlarında yer almayışının nedenleri arasında buda vardı. Çokuluslu madencilik tekelleri ülkemizde 1950 li yıllardan beri sayısız gizli operasyonlar yürütüyorlardı. Swiss otelde düzenlenen bu toplantı da böylesi bir operasyonun harekat üssüydü.
MADEN YASASI ve YABANCI MÜDAHALELERİ 1964 TARİHLİ BİR GİRİŞİM ve ABD ELÇİLİĞİ “Ulusal egemenlik” mi dediniz ?
Werner Buehler 1978 öncesinde Türkiye’den bor madeni alarak Avrupa’da pazarlayan bir tüccar, Türkiyede özel madencilerin üzerindeki bor ruhsatlarının iptal edilerek bor işletmeciliğinin devlet tarafından yapılmasını hiç içine sindirememiş, zaman zaman madencilik dergilerinde Türkiye ve yer altı kaynaklarının yönetimi aleyhine makaleler yazıyor. Birde 1999 yılında “Borasit” isimli bir kitap yazmış. Kitabın 110-114 . sayfalarında Madencilik mevzuatımızın nasıl yabancılar tarafından şekillendirilmeye çalışıldığını ve yerli unsurların bu işlerde nasıl kullanıldığını bakın nasıl anlatıyor; “Dr.(Ferit) Kromer ayrıca; Yabancı Yatırımı Teşvik Komitesinin onayının alınması halinde, mevcut Maden Kanunun oldukça olumlu olmasına rağmen yabancı yatırımcılar için yine de tam olarak tatmin edici değildir. Yeni bir Maden Kanunu için hazırlanan 3 adet taslak A.B.D Büyükelçiliği tarafından yetkililere teslim edilmiş fakat her defasında (her bir) taslak reddedilmiştir. Ancak Türk Hükümeti, Amerikalıların Türk Cumhuriyeti’nin ekonomik durumunu kullanmayı kendileri için kolaylaştırmaya çalıştıkları hissiyatındadır. Dördüncü bir taslağı yazma görevi ODTÜ’deki iki Türk profesörüne verildi ancak, muhalefetteki AP bu sene iktidara gelmezse yeni Kanunun makul bir süre içerisinde kanunlaşması için çok az umut vardır.” ABD Büyükelçiliği tarafından önerilen Maden Kanununda güncel yasa tasarıları ve çıkarılan yasalar arasında şaşılacak bir biçimde benzerlikler vardır. Örneğin; madenlerin yönetiminin yeniden organizasyonu, Yabancı yatırımcıların net karlarını, mutlak olarak herhangi bir hükümet kısıtlamasına tabi olmaksızın ülke dışına çıkarmalarına izin verilmesi gibi
MADEN YASASINDA DEĞİŞİKLİK ÖNGÖREN SON TASARIYI TASLAKLAYANLAR
Swiss Otel baskınından sonra gelişmeler, çokuluslu madencilik tekellerinin kurduğu kumpas ve amaçları arzu ettikleri doğrultuda gerçekleşmedi. Ortaya çıkan kamuoyu tepkileri; Eti Holding ve bor madenleri özelleştirmesini hükümete gerçekleştirtmedi. Hükümet bor madenlerini özelleştirme kapsamından çıkartmak zorunda kaldı. Hatta bazı bakanlar onca kopan gürültüye, IMF’ye verilen niyet mektubuna rağmen; “kimse bor özelleştirilsin demedi” diyebiliyordu. Bu arada 2840 sayılı yasa kapsamından bor madenlerinin çıkarılmasına dönük kanun teklifleri de işlem görmemişti. Bir ihanetin tezahürü olan Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı da Tasarıyı TBMM’ne sunanlar tarafından apar topar geri çekilmişti.
Ancak Türkiye’nin yer altı kaynakları üzerine çöreklenenler, 100.000 km2 den fazla toprağını üzerine geçiren çokuluslu şirketler, ülkemizi soyma iliklerini emme çabalarından da geri kalmayacaktı. Bu amaçlarını gerçekleştirmek üzere bazı dernek ve vakıflar devreye sokuldu. Çokuluslu madencilik şirketleri ve onların işbirlikçileri bu kez hem Bor madenleri üzerindeki devlet tekelini kaldırılacak, hem ülkemizde faaliyet gösteren çokuluslu yabancı sermayeyi vergiden muaf tutacak hem de, ülkemizin madenlerle dolu topraklarını yabancının mülkü ve yabancı toprağı yapacak bir tasarı hazırladılar. Özellikle sınırsız istisna ve muafiyet hükümleri açısından kadük olma riskini de bertaraf edecek sinsi bir düzenlemeyle. Yasadaki muafiyet hükümleri tepkimi çekiyor. O halde bu hükümler tasarı metninden çıkarıldığı zaman devreye girecek kurnaz bir düzenleme olmalıdır. O da “Madencilik yatırımları, bulunduğu bölgeye bakılmaksızın Devletin uyguladığı tüm teşviklerden en üst seviyede yararlandırılır.” Şeklindeki bir düzenlemeyle aşılabilir. Nede olsa muhalefet ve konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin mecliste sıra bekleyen “Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkındaki Kanun Teklifi” nden ve bu kanun teklifinde yer alan teşvik tedbirlerinden habersizdir. Yada ilk anda iki yasa arasında bir bağlantı kurulamayabilir ve bu suretle çokuluslu madencilik tekellerinin istekleri doğrultusunda Ulusal Egemenlik aleyhine bir gol atılabilirdi.
Aslında 3213 sayılı Maden yasasının bazı maddelerini değiştirecek tasarı daha önce TBMM’den geçirilmeye çalışılan “Endüstri Bölgeleri Yasa Tasarısı”, “IMF’ye verilen Niyet Mektubu” ve “Bor Madenlerini Devletçe işletilecek Madenler Kapsamından çıkaracak yasa teklifi” ni içeren konsantre bir yasa hüviyetindeydi. Üstelik sınırsız muafiyetler getirecek ulusal egemenliği bertaraf edecek düzenlemelerle bezenmişti.
Yaklaşık iki yıldır TBMM’de çıkarılmayı bekleyen yasa 57. hükümet döneminde sert tartışmalara neden olmuştu. İddialar; Türkiye’yi seçime götüren sürecide bu tasarının başlattığı ve bu tasarının uluslararası bir komplo olduğu komploya iç dinamiklerinde karıştığı yönünde. Tasarısıyla Maden Yasasında yapılmak istenen değişikliklerde bu iddiayı doğruluyor.
Geçtiğimiz dönem Maden kanununda değişiklik öngören yasa tasarısına AKP (Adalet ve Kalkınma Partisi) bu yasanın YASED (Yabancı Sermaye Derneği) tarafından hazırlandığı ve Anayasaya bir çok noktada aykırılıklar taşıdığı gerekçesiyle muhalefet şerhi koymuş buna karşın, köprünün (Davos’un) altından çok sular akmış, aradan geçen zamanda her ne olduysa olmuş ve İktidara gelir gelmez geçen dönem çıkartılamayan yasayı bu kez AKP sahiplenmiştir.
IMF, DÜNYA BANKASI BASTIRIYOR
BİRİLERİ TALANA AÇIYOR
“Borç alan Emir de Alır” yada “Söz Davos’ta verdirilir - Hesabı New York’ta sorulur ”
Çokuluslu şirketlerin sirayet ettiği sanayileşmemiş ülkelerin ekonomileri sürekli kriz tehdidi altında yine onların ekonomi içerisinde köklerini derinleştirerek ekonomik yapılar içerisine derinlemesine nüfuz etmelerini kolaylaştırıcı yasal düzenleme dayatmaları ile karşı karşıya kalmaktadır. Çoğu zaman kriz tehditlerine “aksi takdirde demokrasiniz yara alır” tehditleri de eklenebilmektedir. Yine ekonomik istikrar programları uygulayan bu doğrultuda IMF ve Dünya bankası ile borç ilişkilerine giren ülkelerde çok uluslu şirketlerin taleplerinin IMF’ye verilen niyet mektuplarına sokulması ve bu talepler doğrultusunda taahhütlerde bulunulması sıradan işler haline gelmiştir. Yine Dünya Bankası tarafından ekonomik istikrar programı uygulayan ülkeler için sözde kalkınmayı sağlayacak yapısal reform önerileri ve bu doğrultuda hazırlanan raporlar, yayılmacı çokuluslu şirketlerin işlerini kolaylaştıracak yasal düzenleme önerileriyle doludur. Bunun en somut ve en iyi örneğini geçtiğimiz dönem yaşanan iki ekonomik krizin ardından 2001 yılı içerisinde ülkemize dayatılan 15 günde 15 yasa uygulaması teşkil eder.
Nitekim krizlerin öncesinde Dünya Bankası 'nın Ağustos 2000 tarihli " Türkiye Sürdürülebilir Kalkınma İçin Yapısal Reformlar" başlıklı raporunda krizler sonrası dayatılan 15 yasa sayılmaktadır. Aslında bu yasalar çokuluslu şirketlere muhtelif zamanlarda verilmiş imtiyaz sözleridir. Bu yasaların çıkması halinde sağlam gelir kaynaklarından mahrum kalmış Türkiye ekonomisine 12 milyar dolar borç verilebilecektir.
Sözde kamu bankalarının özerkleştirilmesini sağlayacak Bankalar Kanunu, Banka tasfiyelerini kolaylaştıracak İcra İflas Kanunu, Türk Telekom’un yüzde 51'inin daha sonra tamamının özelleştirilmesini sağlayacak Telekom Yasası, hava taşımacılığında fiyat belirlemede Ulaştırma Bakanlığı onayının kaldırılarak serbest tarifelerin geçerli kılınacağı Sivil Havacılık Yasası, Merkez Bankası Kanunu, tütün ekimini kısıtlayan tekel’in özelleştirmesini sağlayacak Tekel Kanunu, Şeker pancarı ekimini kısıtlayacak, şeker piyasasını düzenleyecek Şeker Kanunu, Endüstri bölgeleri yasası, Maden yasası, yine sözde kamu ihalelerini şeffaflaştıracak, kamulaştırmaları düzenleyecek İhale mevzuatı…
Sözde ülkemizi kalkındıracak yapısal reformların bir taraftan tütün ekme, tütün ekimini kısıtla, pancar ekme, pancar ekimini kısıtla diyerek üretimden men ederken, diğer taraftan yer altı kaynaklarını çıkart onları çokuluslu şirketlerin tekeline terket, hatta bunun için onları teşvik et ! gibi yaklaşımlar sergilemesi, bizim siyasetçilerimizin de bunların verdiği emirlere harfiyen riayet etmesi. Size garip gelmiyor mu?
Bir o kadar garip olanda; hazineden sorumlu bakanların borç almak için başvurdukları kara paralarla kurulmuş, mahreci bile belli olmayan uluslar arası fonları yöneten, kara para hesaplarına hizmet sağlayan Citi Bank(citigroup) , J.P. Morgan, Chase Manhattan gibi afyon ticaretiyle doğan HSBC gibi finans devlerinin düzenledikleri ''ROADSHOW'' larda Maliye Bakanlarının, Özelleştirme İdaresi Başkanlarının arzı-endam eyleyerek Türkiye’de sözde yatırımı bulunan çokuluslu madencilik, gıda, petrol şirketlerinin yönetim kurulu başkanı düzeyindeki yöneticilerine; Türkiye'nin özelleştirme programı, hangi kamu şirketlerini onlar için hazırladıkları ve genel olarak Türk ekonomisindeki gelişmelerin ne olduğu, çıkan ve çıkacak yasaları, çokuluslu şirketler için nasıl vergisiz, bol transferli dikensiz gül bahçeleri hazırladıkları konularında da bilgi vermesi değilmi ?
CAN ALICI SORU YER ALTI KAYNAKLARIMIZ ÜZERİNDE SINIRSIZ İMTİYAZLAR TANINMASININ ÜLKEMİZ EKONOMİSİNE BİR KATKISI OLACAK MI ?
Ülkemizin yer altı kaynaklarını özellikle metalik madenlerini işleyerek metal yada ileri ürünlere dönüştüren tesislerin önemli bir bölümü kapatılmış geri kalanları ise kapatılma noktasına getirilmiştir. Kapatılan yada kapatılma noktasına getirilen bu tesislerin tamamı kamu tesisleridir. Özel sektör, Cumhuriyet tarihimiz boyunca yer altı kaynaklarımız ve onları ileri metalurjik ürünlere dönüştürecek sanayileşme sürecimize katkıda bulunacak bir tek sanayi işletmesi kurmamıştır. Yer altı kaynaklarımız üzerinde sözde madencilik yapanlar yer altı kaynaklarımızı toprak altından çıkararak yurtdışına ihraç etme kolaycılığından bir türlü kopamadığı gibi özel sektör madencilik faaliyetleri gelişmiş ülkeler ve sanayilerini ülkemizin yer altı kaynaklarına bağlamak, diğer bir deyimle ülkemizi gelişmiş ülkelerin hammadde kaynağı olarak konuşlandırmak gibi ulusal ekonominin gelişmesini engelleyici bir fonksiyon üstlenmişlerdir.
Buna karşın sanayileşmiş ülkelerde yaratılan kapasite oldukça yüksek ve her geçen yıl bu kapasite büyüyor. Ayrıca sanayileşmiş ülkeler metal üretiminde ihtiyaç duydukları ham cevher açısından dışa bağımlılar. Özellikle Avrupa’da kurulu metalürji tesisleri boksit, bakır, çinko, kurşun, kromit, demir gibi metalik madenlerde %100 dışa bağımlı hale gelmişlerdir. Bu tesisler işleyecek ham cevher bulamazlarsa kapanma durumuyla karşı karşıya kalacaklardır. Diğer taraftan yukarıda sayılan cevherlerden bazılarının dünya rezervleri önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde tükenme riskiyle karşı karşıyadır.
Yine çarpıcı bir diğer gerçekte, Dünyanın bilinen en önemli iki endüstriyel minerali olan trona(doğal soda) ve bor tuzları Avrupa kıtasında bulunmayıp bu iki mineral açısından da dünyanın en zengin ülkesinin Türkiye olduğudur.
Gelişmiş ülkelerin karşı karşıya kaldıkları yukarıda ifade edilen gerçekler ülkemizdeki ham cevheri metale dönüştüren tesislerin bir bir kapatılmasını ve bilinen metalik maden yataklarının neredeyse çokuluslu madencilik şirketlerinin eline geçmesini ve bor tuzları ve trona üzerinde oynanan oyunları da oldukça anlamlı kılmaktadır.
İşte bu gerçekler karşısında; özellikle dünya rezervlerinin marjinal sınırlara geldiği bakır, kurşun,çinko gibi metalik maden cevherlerini işleyen ülkemizde kurulu metalürji tesislerinden sanayileşmiş ülkeler oldukça rahatsız olmaktadır. Özelleştirme sonucu kapanan Çinkur, yıllardır Özelleştirme İdaresi tarafından özelleştirilmeyi bekleyen modernizasyon ve hatta bakım yaptırılmadığı için kapanma noktasına gelen Karadeniz Bakır İşletmeleri (Bu tesiste Haziran -2003 ayı içinde bakır üretimini durdurmuştur) gibi kamu şirketleri nedeniyle ülkemiz özellikle çinko, kurşun ve bakır rafinasyonu yapmayan, yaptırtılmayan bir ülke konumuna düşürülmüştür. Bu durum ham madde sıkıntısı çeken çokuluslu şirketleri fazlasıyla memnun etmiştir.
Şimdi tüm bu gerçeklerin ışığı altında;
Çokuluslu yabancı madencilik şirketleri, ülkemizde kurulu olan ve sadece kamuya ait metallurji tesislerinin yaşamasını, kapasitelerinin artmasını ister mi ? Anılan çokuluslu madencilik şirketleri ülkemizde metallurji tesisleri kurulması yönünde yatırım yapar mı? sorularına verilecek cevabın hayır olacağı,
Metalürji tesisleri kapatılmış yada kapatılmayı bekleyen, neredeyse tüm yer altı kaynaklarına yabancıların hakim olduğu ülkemizden çıkarılan özellikle metalik madenlerin sanayimizi geliştirmesi beklenebilir mi ? sorularının ne kadar anlamsız ve saçma olduğu, Üzerinde tartışma yapılmayacak kadar açık değil mi ?
Çokuluslu madencilik şirketlerinin, ülkemizden çıkardığı ve merkez ülkelerine ve bu ülkelerdeki sanayi tesislerine götürdüğü madenler için; 5 yıl vergi muafiyeti tanınması, çalışanların sosyal sigorta mevzuatıyla işverene yüklenmiş olan pirimlerinin hazine tarafından ödenmesi, madeni limana taşırken kullandığı demiryolunun nakliye ücretinin %50 indirimli uygulanması, kullandıkları kredinin bankanın ortalama maliyeti üzerinden olması, çalışanların ücretinden kestiği vergileri iki yıl bedavadan kullanması, kullandığı elektriğin %50 indirimli olması, kullanacakları hazine arazilerinin mülkiyetinin bedavadan verilmesi, faaliyetleri sonucu elde ettiği karın ve hatta sermayenin hiçbir sınırlama ve engellemeyle karşılaşmadan ülke dışına çıkarılmasının…; ülkemiz ekonomisine bir katkısının olmayacağını, tam tersine sanayileşmiş ülkeleri bedava hammadde kaynaklarına kavuşturacağını, yabancı ülkelerin sanayilerinin ve ekonomilerinin fakir ülkemizin kaynaklarıyla sübvansiyon edileceğini, bunun sonucunda ülkemizin sanayisinin öleceğini görmemek için gaflet delalet ve hatta ihanet içinde olunması gerekmiyor mu?
Sadece hammadde satmak üzere madenciliği geliştirerek kalkınacağımıza toplumu inandıranlar aslında büyük bir ihanetin içine gark olmuş durumdalar. Topluma anlattıkları hikayelerin ardında ceplerini nasıl dolduracaklarının dayanılmaz bir tamahkarlığı, içinde bulundukları topluma ve ülkelerine olan ihanetlerinin dayanılmaz bir hafifliği var.
LOZAN’I YIKAN YASA ve YASA TASARILARI HORTLATILAN SEVR
Sevr, Kapitülasyonların, daha geniş hale getirilmesini hüküm altına almıştı. Şanlı istiklal mücadelemiz sonucunda ülkemizi işgale yeltenenlerle oturduğumuz Lozan barış görüşmelerinde Lozan ‘a giden kuruldan Ermeni yurdu ve Kapitülasyonlar konusunda kesinlikle ödün verilmemesi istenmişti. Görüşmelerin can alıcı noktasını da bu iki konu oluşturuyordu. Nitekim Türk tarafının ödün vermez tavrı barış konferansının dağılmasıyla sonuçlandı. (20 Kasım-4 Şubat 1923)
23. Nisan 1923’te başlayan ikinci konferans anlaşma ile sonuçlanmış ve antlaşmayla Kapütülasyonlar tümüyle kaldırılmıştı. İsmet İnönü, Lozan'da Kabul Olunan Barış Antlaşması, Mukavele ve Senetlerin Onaylanmasına Dair Kanun Tasarısı dolayısıyla 23 Ağustos 1923 tarihinde T.B.M.M.’de yaptığı konuşmada şöyle diyordu;
“Arkadaşlar! Bazı devletlerle müttefik olarak kan döktüğümüz zamanlarda kapitülasyonlar konferanslarda mevzubahsolunca müttefiklerimiz hasımlarımızla beraber bulunuyorlardı. Kapitülasyonların Türkiye'den kalkması lazım geldiğini Sivastopol seferinden sonra Paris Muahedesi müzakeratında vaatetmişlerdi. Arkadaşlar! Bütün memleketin mevcudiyetini girdaba düşüren Harbi Umumiye girdiğimiz zaman da zimandaran bizi kapitülasyonları ilga ediyoruz ve ilga edeceğiz diye tatmin etmişlerdi. Mesele o kadar mühim idi. Size derhatır ettiririm ki: Harbi Umumiye henüz Türkiye girmemiş iken ve müttefikler Türklerin Harbi Umumiye girmesini esaslı bir amilimüessir addederlerken bizim kapitülasyonları ilga ettiğimizi Almanlar, Avusturyalılar, Ruslar, Fransızlar ve İngilizlerle beraber protesto etmişlerdi. Mevzu o kadar büyük ve mühim bir hadisedir. Arkadaşlar, Harbi Umumideki müttefiklerimize kapitülasyonların ilgası için Harbi Umuminin neticesi tamamen meşkuk olduğu zamanlarda, yani 1916'da bizimle konuşmak yoluna girdiler. Ama biz evvela başladık kan dökmeye ve atimizle mukadderatımız tamamiyle meçhul bir safhaya girdi. Arkadaşlar! Daha fazlası vardır. 1916'da Almanlarca kabul edilen kapitülasyonların ilgası keyfiyeti, nazari ve hayali idi. Hakikatte ilga ettirilememiştir. Kabul ettirilememiştir. Bunu bilirsiniz. Muahede imza edildi. Ondan sonra ellerine mektup verildi. Eğer diğer herhangi bir millete kapitülasyonların ilgası kabul ettirilirse kendiliğinden o müttefiklere de kapitülasyonların ilgası şamil olacaktır. Bu ne demektir? İlgayı dünyadaki devletlerin her birine ayrı ayrı kabul ve imza ettireceksiniz. Herhangi bir millet için bütün dünyaya ayrı ayrı dikte edecek kuvvet maddiye kabili tasavvur mudur? Demek ki, Harbi Umuminin gayesi olarak yapılan ilk ilan müttefiklere de kabul ettirilmedi. Harbin neticesi meşkuk olduğu zamanlarda ancak nazari ve hayali kuru bir teselli elde edildi. Sonra bugünkü vaziyeti düşününüz. Türkiye bütün cihan muvacehesinde davasını takib ediyor. Sarih ve şüpheden azade olarak kati bir ifade ile kapitülasyonları ilga ettiriyor. Bu Türkiye'nin kendi evi içinde diğer herhangi bir millet gibi tamamen müstakil ve efendi olduğunu kabul ve tasdik etmek demektir.”
Aradan tam 80 yıl geçti. Dün, kapütülasyonların kaldırılmasının ardından BEDELLERİNİ ÖDEYEREK DEVLETLEŞTİRDİĞİMİZ MADENLERİMİZ, BUGÜN;
1- Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu
2- Maden Kanunu ve
3- Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkında
Kanun Teklifi
İLE BEDELSİZ OLARAK GERİ VERİLİYOR. ÜSTELİK GERİ ALMALARI İÇİN YALVARIYORUZ. ARADAN GEÇEN 80 YILDA KAPÜTÜLASYONLARIN KALDIRILMASI VE DEVLETLEŞTİRME NEDENİYLE EMPERYAL ŞİRKETLERİN UĞRADIKLARI GELİR KAYIPLARINI DA VERGİ ALMAYARAK, BEDAVA TAŞIYARAK, BEDAVA İŞÇİLİK SUNARAK,BEDAVA ARAZİ VEREREK, KAR VE SERMAYELERİNİ TRANSFER ETMELERİNİ SAĞLAYARAK, ÜSTÜNE PARA VEREREK KARŞILAYACAĞIZ, YENİ KAPİTÜLASYONLAR SADECE MADENLERİMİZ ÜZERİNDE SINIRSIZ AYRICALIKLAR SAĞLAMIYOR. ORMANLAR, LİMANLAR, ELEKTRİK, SU, TELEFON,TEKEL, ŞEKER, BANKACILIK, PARAKENDE TİCARET GİBİ ÜRETİM VE HİZMET ALANLARINI DA KAPSIYOR.
Yer altı kaynakları ve bunların kullanım işletim ve mülkiyet hakkı açısından bakıldığında Lozan’ı yıkan yasalara ikiz yasalar olarak bilinen ;Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun ve Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun da yer alan;
- “Bütün halklar uluslararası hukuka ve karşılıklı menfaat ilkesine dayanan uluslararası ekonomik işbirliği yükümlülüklerine zarar vermemek koşuluyla, doğal kaynakları ve zenginlikleri üzerinde kendi yararına serbestçe tasarrufta bulunabilir. Bir halk sahip olduğu maddi kaynaklardan hiç bir koşulda yoksun bırakılamaz.” ( Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi madde 1/2)
-“Bu Sözleşmedeki her hangi bir hüküm, halkların kendi doğal zenginliklerini ve kaynaklarını tam olarak ve serbestçe kullanma ve yararlanma haklarını zayıflatacak bir biçimde yorumlanamaz. (Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi madde 25, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi madde 47)
düzenlemelerini de ilave etmek gerekecektir. Her iki sözleşmede yer alan ortak hükümler esasen Anayasamızın 168. maddesine de aykırıdır. Anayasamızın 168. maddesi; Tabii servetler ve kaynakların Devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu, bunların aranması ve işletilmesi hakkınında Devlete ait olduğunu ifade etmektedir. ANAYASAMIZ DOĞAL KAYNAKLARI DEVLETİN HÜKÜM VE TASARRUFUNA BIRAKIRKEN SÖZLEŞMELER HALKLARIN HÜKÜM VE TASARRUFUNA BIRAKMAKTADIR.
Burada ortaya konulması gereken çok önemli bir aykırılıkta Anayasamızın 4. maddesinde değiştirilemeyecek, değiştirilmesi dahi teklif edilemeyecek 3.maddesinin “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” hükümlerinin de sözleşmelerde yer alan “halklar” ifadesiyle ortadan kaldırılmasıdır.
SONUÇ VE SORULAR
“Lord Curzon’un cebinden çıkarttığı kağıdı gördünüz mü, onda neler yazılıydı ?”
19. yüzyılın başında sanayileşmiş ülkeler, çok ucuz hammadde sağlanabilecek ülkeler üzerinde önemle duruyor, yeraltı zenginliklerine kolayca el koyabilmek için, kendi yer altı zenginliklerini kullanacak sanayiden ve teknolojik olanaklardan yoksun ülkeleri elde etmeye çalışıyorlardı. Elde ettikleri sanayiden ve teknolojik olanaklardan yoksun ülkelerden ucuza temin ettikleri hammaddeleri işleyip tekrar eski sahiplerine satıyor, aksi bir ticari ilişkinin gelişmesine fırsat tanımadıkları gibi bir pazar ve hammadde kaynağı olarak elde edilen ülkede sanayileşmiş ülkelerin ihracat maddelerini üreten sanayiyi de kısa süre içerisinde çökertiyorlar ve bir daha gelişmesini önleyecek tedbirler alıyorlardı.
Sanayi devriminin doğup geliştiği ilk ülke olan İngiltere, Osmanlı Devleti üzerinde yukarıda ifade edilen politikaları en etkin bir biçimde uygulayan ve Osmanlı’yı çökerten anlaşmaları kusursuzca hazırlayıp uygulayan ve uygulatan bir ülke oldu. Osmanlı’da çöküşü hızlandıran ve onu yarı sömürge bir ülke konumuna sürükleyen ilk anlaşma olan, 1838 Serbest Ticaret Anlaşması (Balta Limanı Anlaşması) İngiliz diplomasisi tarafından kusursuzca dizayn edilerek Osmanlı Devletine imzalattırılmıştı. Bu anlaşmayla; yabancı tüccarlar Türkler ile eşit duruma gelmişler, dışardan her türlü mal ithal edilmeye başlanmış, eski kapitülasyonlar yeni ayrıcalıklarla desteklenerek yenilenmiş ve devletin bütün tekelleri kaldırılmıştı.
1856 yılında Osmanlı’nın yaptığı en büyük hatalardan biride Islahat Fermanı ile yabancılara taşınmaz mal edinme hakkını vermiş olmasıydı.
Dün başta İngiltere olmak üzere sanayileşmiş ülkeler, Osmanlı yöneticilerinin gaflet, delalet ve ihanetinden faydalanarak umduklarının ve haklarının çok üstünde çok mükemmel sonuçlar aldılar. Aslında bu sonuçlar, yaşadığı zamanı ve dünyayı kavrayamamış ziraatla kalkınacağına inanmış basiretsiz Osmanlı yöneticileri tarafından sanayileşmiş ülkelere altından bir tepsi üzerinde sunulmaktaydı. Bu yöneticilerin büyük bir çoğunluğu, tanınan bu imtiyazlardan aynı zamanda çıkarda sağlamaktaydılar.
Birinci Dünya Savaşından yenik çıkan Osmanlı önce Mondoros Ateşkes Antlaşması ardından Sevr ile tarihin tozlu sayfalarına gömülmek üzereyken, 16 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal Paşanın Tophane rıhtımından Bandırma vapuru ile başladığı yolculuk, Türk ulusunun kaderini değiştirmiş, çökmüş bir İmparatorluğun yıkıntıları üzerinde Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasıyla sonuçlanmıştır. Çıkılan çetin yolculuğun temel hedeflerinden biri tam bağımsızlıktır.
Lozan görüşmelerinde en önemli tartışmalar tam bağımsızlığın önündeki en büyük engellerden biri olan kapitülasyonlar üzerine yapılmaktadır. Ancak taviz verilmez. Görüşmeci İsmet Paşanın taviz vermez tavrı Lord Curzon’u çileden çıkarmıştır. Curzon İsmet paşaya; “İleride dara düşüp bize yardım için geldiğinizde, burada reddettiğiniz herşeyi, cebimden çıkartıp önünüze koyacağım” der.
Aradan tam 80 yıl geçer dün lozan’da reddettiğimiz kapitülasyonlar ve uğruna kan dökerek kazandığımız zaferler. Bu gün sessiz sedasız hezimete dönüştürülmekte. Küreselleşme, serbest ticaret ve sair maskelerle yaşam kaynaklarımız, doğal zenginliklerimiz, gelişmiş ülkelerin her biri bir ülke büyüklüğündeki şirketlerine açıkça hediye edilmektedir. Üstelik, sanayileşmiş ülkelerin ihracat maddelerini üreten sanayimiz kendi ellerimizle yok edilerek.
Yanlış düşünüp doğru olmayan sonuçlara mı ulaştık ? Yada , “AB’ye üye adayı (!) bir ülkenin vatandaşı olarak eski köhne düşüncelere mi kapıldık ? Yoksa, Damat Ferit’in 1919 yılında başta İngiltere olmak üzere Osmanlı’yı yenen devletlere sunduğu ''Biz Avrupalıyız, Avrupa elimizden tutmalı'' şeklindeki muhtıraya 84 yıl sonra cevap veriliyor da haberimiz mi yok. İyide Türkiye Cumhuriyeti 1939 yılına kadar başta madenler olmak üzere ulaştırma, enerji alanında onlarca millileştirmeyi niçin yaptı. Dün bedelini ödeyerek millileştirdiğimiz madenler ve diğer sektörlerde yer alan işletmeler neden yok pahasına ulusal ekonomi dışına itiliyor.
Tüm bu sorulara verilecek cevap, vicdanlarımızda yer alan ve her zaman doğru tartan terazide saklı.
Şimdi bize düşen görev; o terazinin bir kefesine 1838 ticaret anlaşmasını, Tanzimat fermanını, ıslahat fermanını koymak. Diğer kefesine de; Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu, Maden Kanunu, Geri Kalmış İllerde İstihdam Yaratılması ve Yatırımların Teşvik Edilmesi Hakkında Kanun Teklifini, Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu, Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanunu koyup, terazi dengede mi değil mi bir bakmak.
Terazinin ibresi Sykes Picot’tan Mondros’tan , Sevr’den yana mı ? Yoksa, Bağımsız Üniter Devlet, Türkiye
M. Mustafa ÇINKISuperZheraSuperZhera
Bu Konu İçin Etiketler
Yetkileriniz
- Konu açma yetkiniz yok.
- Cevap yazma yetkiniz yok.
- Eklenti yükleme yetkiniz yok.
- Mesajınızı değiştirme yetkiniz yok.
-
Forum Kuralları
Yenitayfa Messenger
Bu Konuyu Paylaşın !